
Görmek, en ağır yüklerden biri. Aslında var olmanın en acı verici parçası. Çünkü görmek demek, sadece gözle bir nesneye odaklanmak değil; görmek demek, onun tüm ağırlığını taşımak, onun varlığına tanıklık etmek demek. Oysa çoğu zaman biz, gördüğümüzü değil, görmek istediğimizi seçeriz. Gerçeklik, çıplak haliyle durur karşımızda; ama biz ona sırtımızı dönmek, onu yok saymak isteriz. Bu, hem koruyucu bir mekanizmadır hem de insanın kendi acısına ve yetersizliğine karşı ördüğü kalın duvar.
Asıl trajedi, görmek zorunda kalmak ve buna rağmen hareketsiz kalmaktır. Gözlerimizle tanık olduğumuz çürümüşlük, boğucu yalnızlık ve insanlığın en derin yaraları, ruhumuza işlemiş zehirler gibidir. Görmek, o zehirle dolu havayı solumak ve kendi bedeninde taşımak demektir. Gören kişi artık eskisi gibi değildir; o, yükünün altında ezilir ama ezildiğini kabul etmekten kaçınır. Kendi varoluş sancısını artıran bu farkındalık, insanın ruhunu yavaş yavaş kemirir. Yine de çoğu zaman, o farkındalık bile bir aldatmacadır. Çünkü gözler gördüğü halde, zihin bilinçli olarak körleşir, duvarlar örer, gerçeği en derinlerden bastırır.
İnsan zihni bu yükün altında ezilmek istemez, o yüzden kendini kandırır. “Her şey yolunda,” der, “Her şey olması gerektiği gibi.” Ama gerçekler hiç de öyle değildir. Her gün birileri sokaklarda, hayatın unutulmuş köşelerinde acı içinde çırpınırken, bizler aynı alışkanlıklarımız içinde donup kalırız. Herkes kendi kabuğunda, kendi karanlığında hapsolmuştur. Bu görmezden gelme hali, sadece bir kaçış değil; aynı zamanda varoluşun en temel sancılarından biridir.
Çünkü görmek, orada kalmaktır. O acının, o yalnızlığın içinde kalmaktır. Ve insan, varoluşunun sancısını taşıyamayacak kadar kırılgandır. O yüzden gözlerini kapatır, kalbini taşlaştırır. Bu duvarlar örülür, mesafeler konur. Ama ne kadar kaçarsa kaçsın, o karanlık her zaman peşindedir. Çünkü gerçekler, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, kendi varlığını ilan eder.
Zaman, damarlarda akan yavaş bir zehir; aktıkça unutturuyor nereden geldiğimizi. Oysa ben hatırlamanın sancısıyla kıvranıyorum. Görmek, sadece bakmak değilmiş; görmek, varlığın mayasındaki o ince çatlağı fark etmekmiş. O çatlaktan sızan karanlık, beni çağırıyor. Korkutucu değil, aksine ana rahmi gibi tanıdık. Belki de gitmek, sadece bir ‘dönüş’tür.
Geceler hep aynı:
uzun, ısrarcı ve soğuk.
Aklımda daima birkaç kırık cümle.
Hepsi birer yük, hepsi birer iz.